Make your own free website on Tripod.com

İkinci Dünya Savaşı öncesi İngiliz toplumu, geleneklerine ve birbirlerine bağlı, üst sınıflara çoğunlukla saygılı insanların oluşturduğu bir toplumdu. Ancak bu savaş bunalımını küçük yaşta izlemeye mahkum edilmiş çocuklar, yaşları büyüdükçe bu muhafazakar görünümlere karşı olan her tür eylemi, tüm yönleriyle destekliyorlardı. İşte Pink Floyd elemanlarını hersi de 1940'lı yıllarda doğan kuşağın içinden çıktı. Bilinçli bir şekilde olmasa bile bu gençlerin çabaları, duygularını, iç çatışmalarını yaptıkları müzikle yoğurup geniş kitlelere sanat yoluyla sunmaktı. Davulcuları Nick Mason kendisiyle yapılan bir söyleşide "yapmak istediğimiz şey insanları gerçekten şaşırtmak..." diyerek bu tür düşünceleri neredeyse destekliyordu. Artık müzikçiler, elektronik olanakların, yeni ses arayışlarının peşindeydiler. Özgür formlar, kulakları ve duyuları farklı yönelimlere, farklı dinlemelere ve artistik emprovize müzik deneylerine itiyordu.
İşte Pink Floyd da 1964'de ismini o dönemin blues ustası olan Pink Anderson ve Floyd Council'dan alarak kuruldu. Grubun özel yetenekleri ve çabaları kısa süre sonra müzik çevrelerindeki diğer gruplardan kendini ayırır bir durum koydu ortaya. Grupta büyük ayrıcalıklarla gruptan sıyrılan bir eleman yoktu. Ancak şu da bir gerçek ki grubun gizli bir beyni vardı. Şarkı sözlerinin yazımını ve besteleri ilk iki yıl Syd Barret daha sonraki yıllarda da Roger Waters tarafından üstlenilmiş görünüyor.
Kısaca grubun nasıl bir araya geldiğine deyinecek olursak; Waters ilk girdiği yüksek okuldan ayrılıp Cambridge Regent Street Polytechnic School'da mimarlık eğitimine yönelmek istiyordu. Wright ve Mason'da o süreçte Sigma 6 isimli bir grupta birlikte çalıyorlardı. Her ikisi de müzik eğitimi görmekteydiler. İşte bu üçlü ilk kez, Poly isimli bir okul grubunda birlikte göründüler. Sonra Abdabs diye bir grupta birlikte çaldılar. Bu grupta gitarı sonradan en ünlü caz gitaristlerinden bir olacak Bob Close çalıyordu. Bob Close'dan ayrılan bu üçlüye sonradan büyük kente sanat öğrenimi yapmak için gelen Syd Barrett'da katılınca Pink Floyd ilk şeklini almış oldu.
Grup ilk olarak 1967'nin sonlarında ilk albümünü çıkardı: 'The Piper at the Gates of Dawn'. Albüm en çok satan albümler listesinde 7 hafta ilk 10 içinde yer almış ve eleştirmenler tarafından olumlumlu karşılanmıştı.
Bu albümün ardından 'Apples and Oranges' adlı bir 45'lik çıkardılar, ancak bu albüme ilgi oldukça az oldu. Aynı dönemde bir dizi grupla birlikte konser turlarına çıktılar ve Floyd bu konserlerin en ilgi çeken grubu oldu.
'Apples and Oranges' a gösterilen ilgisizliğin nedenleri ise oldukça önemliydi. Syd Barrett'ın alışımış beste performansı gittikçe düşmekteydi ve kullandığı aşırı uyuşturucu yüzünden dengesini tamamen yitirme durumundaydı. 1967'nin sonlarında grubun işlevsiz bir elemanıydı artık ve arkadaşları bu sevdikleri insanın gruptan ayrılmasına seyirci kalacaklardı. Gruba 18 Şubat 1968'de yeni bir gitarist katıldı. Pink Floyd 2 ay gibi kısa bir süre için 5 kişilik bir kadroya sahip oldu. Barrett'ın boşluğunu doldurmak için gruba katılan bu yeni eleman ise David Gilmour'dı. Barrett bu olay üzerine 6 Nisan 1968'de gruptan tümüyle ayrılarak evine kapanmayı tercih etti.
Haziran 1968'de Pink Floyd ikinci albümü olan 'A Saucerful of Secrets'ı çıkarır. Bu albüm eleştirmenler tarafından, progressive blues türü müzik yapan Cream, Fleetwood Mec ve Ten Years After gibi grupların dışında değerlendirildiler. Bu ilgi kaçınılmaz olarak Avrupa'ya da sıçrar ve Pink Floyd'un etkisiyle kıtanın her yanında yeni 'Psychodelic-Rock' grupları görülür.
1969 yılı da yoğun konser ve albüm çalışmalarıyla geçer. Temmuz ayında 'More' adlı bir film müziği yaparlar ve bunu albüm olarak çıkartırlar. Bu albüm de listelerde üstün başarı gösterir. Ardından 'Ummagumma' adını taşıyan ikili bir albüm çıkarırlar. Bu albüm de tahminlerin üzerinde ilgi toplar. Ummagumma, 4 elemanın da sanatçılıklarını ayrı ayrı kabul ettirdikleri bir çalışmalar toplamıdır. Bu ikili albümün ilki konser kayıtlarından, ikincisi ise grup üyelerinin her birinin kendi bestelerinden oluşmaktadır.
Bu arada bir çok filmin müzikleri için yapılan teklifleri değerlendirir. İşte bu sıralarda çok farklı bir albüm üzerine çalışmaktadırlar. 'Atom Heart Mother' isimli 1970 yapımı bu albüm, gerçekten son derce özgün bir sound içermektedir. Progressive türün içine yerleştirilmiş klasik formlar, orkestra ve gençlik korosunun olagan üstü uyumu bambaşka bir ürün çıkarır ortaya. Kasetin iki yüzünü de kaplayan 6 bölümlük Atom Heart Mother adlı parçada zengin bir orkestranın ve 40 kişilik bir gençlik korosunun yaşattığı olağan üstü zengin bir sound yer alır. Albümün ismi hakkında sorulan bir soruya Mason "Sadece bir gazete başlığı. Bizi çok etkiledi. Atomsal bir takım işlemlerle hamile kalmış bir kadınla ilgiliydi haber." cevabını vermişti.
1971 yılının sonuna doğru ABD ve Uzak Doğu turnesinden dönüşte yeni bir albüm ortaya çıktı. 'Meddle'. Yeni albümün iddialı parçası 'Echoes' ilginçliğin zirvesinde bir yapıttı, gizemli yanının yanı sıra melodik özgünlük de rahatsız edici güzellikteydi. Albüm yeni bir soundu beraberinde getiriyordu.
1972 yıllarının ortalarına gelindiğinde grubun hazır olan bir abümü daha vardı ve bu albüm 'The Valley' filmi için hazırlanmış film müziklerini içeren 'Obscured by Clouds' adlı albümdü. Haziran ayında piyasaya sürülen bu albümün 10 besteden çoğu başarılı parçalar olarak göze çarpmaktaydı ve lirik, hafif çocuksu bir anlatım tarzıyla dikkati çekmekteydi.
1973 başlarına çok önemli bir olay gündemdedir artık. Gerek Avrupa'da gerek ABD konserlerinde başarıyla icra ettikleri 'Dark Side of the Moon' albümü çıkmıştır piyasaya. Bu albüm bambaşka bir arayış, bambaşka bir duyarlılıktır. Efekt kullanımının ayrıcalığıyla birlikte ortaya şarkı sözlerinin farklılığı da girmeye başlar. Sanki diğer albümlerde müzikle anlatmaya çalıştıklarını, artık sözle yansıtmaya başlamışlardı. Resmi değerlere karşı olan isyanlarını artık açıkça dışa vurdular, herşey son derece belirgindi artık.
1975 yılına gelindiğinde grup 'Shine on You Crazy Diamond'ın da içinde olduğu 'Wish You Were Here' albümünü hazırlıyordu. Bu albümün stüdyo kayıtları 6 ay gibi kısa bir sürede bitirilmiş ve tüm sözleri gene Waters tarafından yazılmıştı. Besteler ortaktı ve albüm tümüyle eski arkadaşları Syd Barrett'a atfedilmişti. Aynı ilgiyi bu albüm de toplar ve milyonlarca satar.
2 yıllık aradan sonra grup 'Animals' adlı yeni bir albüm daha çıkarır. Sürdürdükleri anlayışta, resmi ve kuraldışı olana tepki de bir farklılık yoktur ancak müzikalitenin düştüğü hemen dikkati çeker. İşlenen konu oldukça ilginçtir. İnsanoğlunun kişiliklerine göre sınflandırmaya tabi tutulduğu bu albümde insanlar; köpekler, domuzlar ve koyunlar olarak üç kategoriye ayrılmıştır.
Bu albümün ortaya çıkmasından hemen sonra Waters yeni bir konu arayışına ve müzik çalışmasına girdi. 1977'de bir banta kaydettiği bestelerini 1978'de arkadaşlarına sunuyordu. Bu besteler şimdiye kadarki bestelerinin oldukça dışındaydı. Müziğe kendine özgü efektlere ve geliştirdiği tekniklere bir de şiir-öykü karışımı bir sözel anlatımı da ekliyorlardı. İşte bugün Rock klasikleri arasında belki de en önemli yeri tutacak olan 'The Wall'du. Grup elemanları 1979'un hemen başında yoğun bir stüdyo çalışmasına girdiler ve 9 ayı bulan yoğun uğraşın sonucunda, dışı tuglalarla örülmüş bir duvar görüntüsündeki kapağıyla ikli bir albüm sundular müzik dünyasına. Albümde en dikkati çeken nokta müzik eşliğindeki temaydı. Bu temada öylesine bir toplumsal bilincin varlığı seziliyordu ki, bir ucuyla kapitalist ve kültürel formasyonu açısından muhafazakar bir İngiltere'nin ürettiği insan tipleri ayrıntıyla çiziliyor, diğer uçta ise Waters'ın Pink adıyla konuya yerleştirdiği kahramanın söz ettiğimiz yapılara karşı değişikliklerini, bizler reel değerlerin dışında da düşünebiliyor ve yaşayabiliyorduk.
Pink adlı kahramanın yaşamını albümde değişik evrelerle okul, evlilik, ve aile kurallarına karşı sert ve kendi içinde tutarsız (daha sonraları şizofrenik) tepkilerle sürdürmektedir. Hayatının ilk aşamasında Pink'in annesiyle yaşadığını ve buram buram baba özlemi duyduğunu görüyoruz. Bu babasızlık Pinkle annesi arasında inanılmaz bir yakınlık kurmuş olmalı ki, Pink bir noktadan sonra ona göre kuru ve kurumsal olan bu bağı dışlamaya yönelmektedir. Okul yaşamı da Pink'in aykırı bir kimliğe bürünmesinin en önemli nedenidir ve Pink içinde yaşadığı bu sevgisiz ortama değişik biçimlerde sert tepkiler sunmaktadır. Bundan sonra evliliği ve eşiyle olan anlaşmazlığı gitgide dağınık ve katı bir iç dünyasının oluşmasına neden olur ve psikolojik bir yıkım başlar. Yıkılmaz duvarlar olarak simgelenen kurumlara karşı kendi içinde devamlı tepkilerde bulunur ve daha da katılaşarak 'çekirdek faşist ideolojinin' bir savunucusu olma durumuna gelir. Kendisinin özgürlük diye nitelediklerinin duvarların içinde çırpınmalar olduğunun farkına varınca esas amacının bu kurumlara yönelik olmasının gerektiğini anlayacak ve bir iç duruşmayla (Trial) kendini duvarın içinde yeni bir alana sokmaya çalışacaktır. Ancak bunun dışında üzülen insanlar da vardır ve bu insanların tavırları 'Outside the Wall' isimli final parçasında belirtilmektedir.
Bu ciddiyette verilmiş bir tema, radikal bir son, başından sonuna dek ayrıntılarıyla verilmiş toplumsal bir eleştiri, özellikle de Pink Floyd'da, genelde Rock tarihinde ilk kez görülüyordu. İlgi Plak sınırında da kalmadı, Alan Parker yönetmenliğinde 85 dakikalık bir filme dönüştürüldü ve Cannes film festivaline yarışma dışı katılarak ilgiyi dünya çapında üstüne topladı.
1983 yılının Mart ayında piyasaya çıkan bir anlamda 'The Wall'un devamı niteliğindeki '
The Final Cut'dır. Bu albümde Waters'ın babasının ölümü ve 2. Dünya Savaşının sinsi kimliği gündeme getiriliyordu. Kendi toplumlarında ürkütücü hasarlara neden olan ruhsal çöküntüler ve ölümler üreten acımasızlığı lanetleyen Floyd, savaşsız ve dostluk dolu bir dünya tasarımını öne sürüyordu. Kendilerinin her zaman pasif yaşayıp soğuk ve dinsel olanın etkileriyle yaşamlarını yönlendirdiklerini, insani değerlerin böylesi insanlar tarafından öğretilmesi yerine kendilerinin üretmesinin zorunluluğunu ekleyerek sözü bitiriyorlardı.
1983' den sonra 1994' e kadar grup elemanlarının solo albümleri yayınlandı.
1996 da Gilmour, Wright ve Mason 'The Division Bell' albümünü yayınladılar. Bu albüm çıkışından iki hafta sonra Amerika' da 1. sıraya yükseldi..
Pink Floyd aynı yıl içinde iki cd den oluşan 'Pulse' albümünü çıkardı.
Son zamanlarda Roger Waters' ın yeniden Pink Floyd'a katılacağı yönündeki söylentiler dolaşadursun, Pink Floyd efsanesi sahnede yer alanlara bakmaksızın milyonlarca insanı peşinden sürüklemeye ve büyülemeye devam ediyor..

Syd   Barrett ( gitar, vokal )

6 Haziran 1946' da doğdu. Syd normal bir çocukluk dönemi geçirdi. Başarılı ve popüler bir öğrenciydi. Babası, Syd' in müzikal yeteneğini farkettiğinde ona hemen bir banjo, daha sonra da bir gitar alarak cesaretlendirdi. Syd 14 yaşındayken babasını kaybetti, bu erken ölüm onun psikolojik yapısını travma denebilecek derecede olumsuz etkiledi. Syd ve Dave beraber büyüdüler. Dave daha iyi bir gitaristti, ama Syd' in söz yazma konusundaki başarısına asla yetişemedi... Syd Barrett, grubun belki en gizemli elemanı. Uç yaşayışların hepsini destekleyen bir yapıya sahip olan Barret'ı bir yazar "çingene yürekli" olarak tanımlıyordu. Barrett'ın en önemli özelliği gitar ve müzikteki becerisinin yanı sıra resim ve felsefeyle de ilgilenmesiydi. Tüm insanlara yönelik özel bir sempatisi vardı bu onu diğer sanatçılardan ayıran bir özelliğiydi. Barrett'ın sanatından etkilendiği sanatçı ve gruplar ise, Beatles, Rolling Stones, Donovan ve Bob Dylan'dı. Giyimine fazlasıyla önem verirken, bu önemin içinde yatan resmi koşullara karşı isyandır ve bunun kendi de bilincindedir. Aykırı, çirkin, kural dışı giysileri giymek ve özgürlüğü herşeyiyle bir bütün olarak algılamak ve yaşamın her boyutunda özgürlüğüyle birlikte olmak isterdi. Hiçbir tedirginliği olmayan ve yaşadığı ana hesap veren bir kişiliğe sahipti. 1968'de gruptan ayrıldı ve gruptaki yerini David Gilmour'a bıraktı. Müzik çevrelerinin fazlasıyla onayladıkları bir kişilik olan Barrett, hala İngilterenin en büyük müzikçilerinden biri sayılır. Eleştirmen Pete Brown, Barrett için 'tipik bir Rimboud figürü' demekle şaşılası bir benzetme yapmıştır. Yakaladığı bu ortaklığın ana nedeni resmi değerlere karşı açtığı savaştan olsa gerek. Konuşmalarından birinde Barrett "Ben her zaman böyle içe dönük olmam" der. "Galiba genç insanların sevinecek fazlasıyla şeyi var. Fakat ben herhangi bir tane bulabileceğimi sanmıyorum". Gruptan ayrıldıktan sonra 4 solo albüme imzasını atan Barrett'ın en büyük destekçileri gene eski grup arkadaşları idi. Bugün sağlığı iyice bozulan Syd Barrett Cabridgeshire' da ki evinde inziva hayatı sürüyor.

David Gilmour ( gitar, vokal )

6 Mart 1946' da Cambridge' de doğdu. 13 yaşındayken komşuları tarafından hediye edilen bir klasik gitar ile yolculuk başladı. Çevresinde mükemmel ritm duygusu ve gitara olan hakimiyeti ile dikkat çekiyordu.Pink Floyd'a katılmadan önce Paris'e giderek kurduğu grupla Avrupa turu yaptı. Fransızcası iyiydi ve müziğin yanısırıa Paris' de erkek model olarak çalıştı. Roger Waters' ın gruptan ayrılmasından sonra yayınlanan The Division Bell albümünde Gilmour' ın tarzını anlamak mümkündür. Dave' in en önemli hobisi uçmak; bunun dışında model uçak kolleksiyonculuğu ile ilgileniyor ve çeşitli havacılık gösterilerine katılıyor. İki kez evlenen Gilmour 3'ü eski eşinden olmak üzere 7 çocuk babası...

Roger   Waters ( bas, vokal )

6 Eylül 1943' de Cambridge' de doğdu. Daha çocuk yaşta babasını ( Eric Fletcher Waters)  savaşta kaybetti. Bu onun tüm hayatını etkiledi. The Final Cut albümünü babasına adadı. Askeri okuldan kovuldu ve Nükleer Silahsızlanma konusunda mücadele veren bir gençlik kolunun lideri konumuna geldi. Daha sonra Mimarlık eğitimi için Cambridge' den ayrılarak Londra' daki The Regent Street Polytechnic' e girdi. Nick Mason ve Richard Wright ile burada tanıştı. The T-Set ve The Screaming Abdabs gibi ünlü guruplarla çalıştılar. 1980' lerin ortalarında Pink Floyd dan ayrıldı ancak parlak lirik zekası ile gruba damgasını vurdu. Çalışkan hareketli ve yaratıcı bir özelliğe sahip olan Waters, arkadaşları arasında en bilgili, en çok okuyan ve araştıran olarak bilinir. Grubun diğerlerinden ayrılan entellektüel yönlerinin en önemli temsilcisi. Zor anlaşılır bir adam olduğunu düşünür ve bundan gizli bir sevinç duyar. Arabalarla ve mekanikle çok ilgilidir, tümüyle işlemez durumda olan beyaz renkli 1950 model Lotus Super Seven marka otomobiliyle övünür. Bugün bile bir çok kişi için Pink Floyd denilince akla gelen ilk isim Roger Waters' dır.

Nick   Mason ( davul )

27 Ocak 1945' de doğdu.. Nick küçüklüğünden itibaren model arabalara merak sardı. Oldukça yaramaz bir çocukdu.İlk okulu olan Frensham Heights' de Nick hala gelmiş geçmiş en yaramaz öğrenci olma ünvanını koruyor. Grubun davulcusu olan Nick Mason' ın bir de solo albümü var. Grubun en sempatik üyesi olan Nick Mason, kişiğinde hümanist bir yapının her zaman ön planda olduğunu söyler. 1965'li yılların en popüler gruplarından olan Cream'in davulcusu Ginger Baker'ın hayranıdır ve tekniğinde en çok o sanatçının etkisi sezilir. Yavaş, duygusal, az gerilimli, zaman zaman kendisinin de şaştığı başarılı ataklarla donanmış bir tekniktir Mason'ınki. Günlük yaşamında neredeyse hiçbir şeyi umursamayan ve hatta grubun başarısını bile önemsemeyen, kendine özgü bir kişiliğe sahiptir. Bir diğer uğraşı da asla uygulanamayacak nitelikte olan film senaryoları yazmaktır. Nick Mason aynı zamanda tam bir klasik ve spor araba tutkunudur.

Richard   Wright ( klavye )

28 Haziran 1945' de doğdu. Müzik kariyeri Londra' daki The Regent Street Polytechnic' e girmesi ve Roger Waters ile tanışması ile başladı, ancak o mimar olmak istemiyordu, tek düşündüğü şey müzik yapmakdı. İlk grubu Nick Mason ve Roger Waters ile beraber kurdukları Sigma 6 dır. Tek ve en önemli ilgi alanının müzik olduğu biliniyor, ancak grubun en karamsar kişisi de olduğu bir gerçek. Kötü çaldığını hissettiği zamananlar herşeyi bırakıp gidebiliyor. Bir zamanlar en büyük amacı bir Melletron (Dünyanın en gelişmiş klavyeli enstrumanı) satın alıp müzik deneylerine girişmekti. Sonradan bu amaca erişti. Yüzlerce şarkı sözü yazmış, bir o kadar da beste yapmış fakat tümünü yaptıktan sonra değersiz olduklarını düşünüp çekmeceye kaldırmıştır hep. Rick' in en büyük tutkusu fırsat bulduğu zaman yat ile gezintiye çıkmak.